Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

… Peki ama ben kimim, neredeyim ben? Oraya, kendime, bana götürecek ve aramaya değer bir yol var mı? Bu yolu ne gösteren var ne de bilen…
… Öğretmenleri dinlemek ve öğrenmek arzusu. Onlardan ne öğrenmek istiyordum, onlar bana ne öğrettiler? Öğrenmek istediğim Ben’di; Ben’in anlamı ve varlığı. Aşmak istediğim Ben’di, ama asla başaramadım, yalnızca kendimi ondan sakladım. Başka hiçbir şey benim düşüncelerimi Ben kadar meşgul etmedi…
… Dünya ne güzel rengârenk ve ortasında Siddhartha, kendine giden yolda aydınlanan ve uyanan Siddhartha. Bu artık doğumun son sancıları, geriye dönüş yok…
Hermann Hesse’nin Siddharta kitabından
***
Çocukluk yıllarımdan itibaren çok sorgulayan biriydim. Doğal olarak bu beni felsefeyle uğraşmaya yönlendirdi. Özellikle lise yıllarımda bu uğraş bir sistematik kazanmaya başladı. Sorgulamalarım, yeni sorgulamaları beraberinde getiriyor, sanki beni daha da belirsizliğe sürüklüyordu. Kendimi hep eksik hissediyordum; ancak bunun ne olduğunu bilmiyordum, anlayamıyordum.
Rahmetli Amcam felsefeye meraklı biriydi. Her zaman okurdu. Yüksek mühendis olmasının da katkısıyla daha çok o gözle değerlendirmeler yaptığını düşünürdüm. Birlikte uzun saatler geçirirdik. Nur içinde yatsın!
Akşam yemekleri sonrası uzun yürüyüşler yapar ve düşünürdüm, dönüşte ise notlar alırdım. Hâlâ arıyordum, sorguluyordum; ancak elle tutulur bir şey bulamamıştım, kendimi tam ve tamamlanmış hissedemiyordum. Üniversite yıllarımda da bu hissiyatım devam etti.
Üniversiteyi bitirdikten sonra altı ay Almanya’da kaldım ve felsefeyi Almanca dilinde okumaya başladım. Özellikle Alman düşünürlerin kendi dillerinde yazılmış kitapları beni çok tatmin ediyordu. Bu kapsamda, 1978 yılında Hermann Hesse’nin yazdığı Siddartha (Budha) beni çok etkilemiş, âdeta içimdeki boşluğu doldurmaya başlamıştı; bir çağlayandan su içer gibiydim. Küçük bir çocuk sevinciyle yola çıkmış ve ormanlar, dereler, kuş cıvıltıları arasından geçerek yolculuk yapıyordum.
Almanya’dan sonra Doktora eğitimim için Avusturya’ya gittim. Kendimle başbaşa kalmıştım. Kendimi bâkir bir alan gibi hissediyordum. Kendimle olan mesaim bir başka boyutta ve daha tatminkâr devam ediyordu. Bu arada kendime ait çok birçok şeyi daha yeni öğreniyordum, oysa çocukluktan ve delikanlılıktan çoktan çıkmıştım.
Sonunda tahsilim bitmiş, İstanbul’a dönmüş ve iş hayatına başlamıştım. Kendimle olan mesaim devam ediyordu. Bu beni, kaçınılmaz olarak ezoterik öğretilerle daha yoğun ve daha odaklı ilgilenmem gerektiği sonucuna götürdü. Peki aradığımı buldum mu?
Buddha diyor ki:
“Hedefi yalnızca aramak olanlar yalnızca aramayı düşündükleri için bulmuş olduklarının farkına varamayabilirler, zirâ bulmayı hedeflememişlerdir. Bulmak demek: Hür olmak ve hedefsizleşmek demektir.”
Bugün yaşım yetmiş… Aramak ve Bulmak… Yetmiyor, eksik olanın Olmak olduğunu düşünüyorum. Tam anlamıyla Hür Olmak ve Hedefsizleşmek o zaman gerçekleşecek inancındayım.
Olmak, yolda gerçekleşiyor; diğer bir ifadeyle biz yolda oluyoruz. Anlaşılacağı üzere, bu dinamik bir süreç. O zaman hedef ne? Yürüyeceğimiz ve gideceğimiz yolu bulabilmek. Atölyemiz bu yol olacak. ‘Ben’ bu atölyede oluşacak ve oluşan Ben, yolu; yâni hayatımızı yeniden tanımlayacak ve bu diyalektik bizi hür kılacak ve hedefsizleştirecek.
Hedefsizleşmenin neresinde olduğumuza yine Buddha ışık tutsun:
“Damla okyanusta yok mu oluyor, yoksa damla okyanus mu oluyor?”
Mevlânâ diyor ki:
“Görünüşte ağaç meyveden güçlüdür; ancak ağaçtan sebep meyvedir.”
Ben de diyorum ki:
“Kâinat insandan güçlüdür; ancak kâinattan sebep insandır.”
Peki, hangi insan?
Buna şu diyalektikle cevap vereyim:
“Görünüşte Ben, Ben’den güçlüyüm; ancak benden sebep Ben’im.”
” ,,, ,,,,, ,,,,, ,,,,,,, bir ben var bende benden içeri “
Katkılarınız için teşekkür ederim Fevziye Hocam.