Açık Mod
Koyu Mod
Sistem Modu

Caravaggio’nun Narciso tablosunda, genç bir adam kendi yansımasına bakarken resmedilir.
İlk fark ettiğim şey yalnızlık değildir; kendine gömülmüş bir arayıştır. O suya yalnızca hayranlıkla eğilmez; aynı zamanda orada bir gerçekle karşılaşır: Kendi sureti, kendi sessizliği, kendi yalnızlığı… Burada asıl mesele, Narciso’nun neye baktığı değil ne kadar görüldüğüdür. Çünkü insan kendini en çok bir başkasının gözlerinde bulur, bir yansımanın derinliğinde kendi varlığına dokunur. Narciso’nun yalnızlığı, dışarıdan kibir gibi okunur. Ama Caravaggio’nun ışıkla kurduğu dramatik tensellik, bu bakışı bir özlem alanına dönüştürür. Görülmeye, dokunulmaya, duyulmaya dair bir özlem. Bu özlem, sadece mitolojik bir ceza değil; hepimizin taşıdığı kadim bir susuzluktur: “Bir başkasında görünmek… Ama kendin olarak.”
Bu yazıyı yazarken aklımda dönüp duran bir başka müzik de var: Camille Saint-Saëns’ın “Hayvanlar Karnavalı”. Her bölüm, farklı bir hayvanı temsil ederken aslında içimizdeki çeşitli benlik hâllerine seslenir. Zıplayan kangurularda, kaçmak isteyen yanımız gizlidir. Ağır kaplumbağalarda, zamanın içinde savrulan sabrımız. Ama yalnızca onlar mı? İçimizde bir yerlerde, küçük bir serçe gibi ürkek ama meraklı bir parça vardır; her an yerinden havalanmaya hazır, bir o kadar da incinmeye açık. Bazen de aslan, sessizce içimizde dolanır, güç ve yalnızlık iç içe geçmiştir. Sakin durur, ama gerektiğinde kükrer. Bazen (ki bence en çok da ilişkilerde) fosforlu balıklar gibi görünmek isteriz; ışıl ışıl, etkileyici e ama tabi kısa ömürlü. Şu an dinlediğiniz “Akvaryum” bölümü, işte tam da bu hâli anlatır. Hafif, titrek, neredeyse görünmez sesler. Sanki birinin iç dünyasına bakıyorsun, ama arada su var; net değil, boğuk, kırılgan. İşte ilişkiler de bazen böyledir: Birbirimizi görmek isteriz ama suyun altından bakarız, net değilizdir. Yine de bağ kurmaya çalışırız. “Hayvanlar Karnavalı” sadece bir eğlence değil; İnsanın içindeki o koca duygu orkestrasının küçük bir aynasıdır. Her hayvan bir temsildir; içimizde yankı bulan, bizden bir şey söyleyen. İşte bu yüzden, ilişkiler de tek sesli değildir. Bazen bir başka insanın yanında, içimizdeki fil konuşur. Bazen çocukluğumuzun kuşları uçar. Bazen, bir başkasının sessizliğinde kendi aslanımızla yüzleşiriz.
Psikolojik düzlemde bu dönüşümün izini, Mary Ainsworth’un bağlanma kuramıyla sürebiliriz.
Bir bebek, ihtiyaç duyduğu anda yanında olan bir figürle karşılaştığında, güvenli bir bağ oluşur.
Ama eğer karşılık tutarsızsa, ihmal ya da reddedilme varsa; çocuk zihninde şu soru yankılanabilir: “Ya görünür olmam, kaybolmama neden olursa?” Bu nedenle bazı yetişkinler, ilişkilerde ya terk edilmekten korkarak yapışır; ya da bağ kurmaktan korkarak görünmez olur.
Oysa gerçek bağ, birinin seni gördüğü hâlde yanında kalmaya devam etmesidir. Seçildiğin için değil, olduğun için… Çünkü varlık, kabulde şekillenir.
İlişkiler aynalar gibidir. Lacan’ın “ayna evresi” kuramı bize gösterir ki, benlik doğuştan gelen bir öz değil;
ötekinin imgesiyle şekillenen bir yapıdır. Bebek, yaklaşık altıncı ayında aynada bedeninin bütününü fark ettiğinde, ilk kez bir “ben” duygusuna tutunur. Ancak bu yansıma, içsel değil, dışsaldır, tanıdıktır ama yabancı, gerçek ama yanılsama gibidir. Lacan’a göre bu özdeşleşme, benliğin inşasındaki ilk yapıtaşıdır.
Ve insan, yaşam boyu hep bir başkasının bakışında kendini arar, kurar, onarır. Bu yüzden ilişkiler, yalnızca karşılaşma değil; aynı zamanda yansıma alanlarıdır. Gerçekten görülmek; bir rolü oynamakla değil, olduğun hâlinle yansıtılmakla mümkündür. İlişkiler, benliğin yankı bulduğu alanlardır. Gerçek temas, varoluşun en çıplak hâlinde mümkün olur.
Sözlerimi, Lacan’ın benliğin inşasına dair derin anlayışıyla tamamlıyorum:
“Ben” imgesi, ötekinin bakışıyla doğar.’’
Geçtiğimiz hafta, kendi iç mozaiğimize cesurca bakmayı konuştuk. Bu hafta, o içsel tanıklığın başkalarıyla kurduğumuz bağlarda nasıl yankılandığını düşündük. Gelecek hafta ise, bu yankıların ötesinde, insanın hayatına yön veren anlam arayışını ve kendine verdiği sözleri birlikte konuşacağız. İçimizde yankılanan her bağın, bizi kendimize biraz daha yaklaştırdığı bir yıl olsun.
Sevginin ve sanatın ışığında kalın,
Psikolog / Sanatçı
Zülal Ezgi Onat
Ezgicim yazılarını zevkle okuyoruz tebrik ederim.