Yeni Yıl: Kendine Sadakatle İçeriden Başlamak

Zülal Ezgi Onat – Psikolog, Çello ve Piyano Sanatçısı Sanatı hem bir varoluş biçimi hem de bir iyileşme aracı olarak görüyor. Müzik eğitimi ve sahne deneyimini psikoloji alanındaki birikimiyle birleştirerek, çocuklar ve gençlerin duygusal gelişimini destekleyen sanat temelli çalışmalar yürütüyor. Sosyal ve duygusal zorluklar yaşayan gruplarla gönüllü olarak çalışmalar yaptı; hastane temelli klinik programlarda yer alarak sanatın ve oyunun iyileştirici gücünü yakından deneyimledi. Sanatla iç içe olmayı, terapötik süreçlere ve insanın katmanlı doğasına bütüncül bir bakış geliştirmek için sürdürüyor. Yolculuğunu, sanatın dönüştürücü gücünü psikolojiyle buluşturarak çocuklar ve gençler için yeni ifade alanları yaratmaya adıyor.

    Yeni yılın eşiğinde, denizin köpükleri arasından bir kabukla kıyıya varan Venüs’ün doğumunu anlatan bir sahneyle başlamak istedim: Sandro Botticelli’nin Venüs’ün Doğuşu. İlk bakışta bir tanrıçanın gelişi gibi görünen bu sahne, dikkatle bakıldığında bir zaferden çok bir geçiş anını anlatır. Venüs, deniz kabuğundan çıkarken yalnızca güzelliğiyle değil; korunmasızlığı, çıplaklığı ve savunmasızlığıyla da görünür hâle gelir. Bu doğuş, gücünü iddiadan değil, var olmaktan alır.

    Yeni bir yıla girmek de biraz böyledir. Geçmişin kabuğundan sıyrılıp bilinmeyene doğru adım atmak; tam olarak neyle karşılaşacağını bilmeden, yine de yürümeyi göze almaktır. Bu sahne bize şunu fısıldar: Her başlangıç, bir bitişin ardından gelir. Derin sulardan, karmaşadan, bilinçdışının karanlığından… Bu sahne yalnızca mitolojik bir olay değil, insanın kendisiyle yeniden karşılaşmasının simgesidir. Tıpkı her yıl sonunda olduğu gibi.  Kendi iç kabuğumuzdan çıkarken, yeni bir yıla doğarken biz de bir tür “Venüs” oluruz. Hayatın rüzgârlarıyla savrulmuş, belki yaralanmış ama yine de yeni bir bakışla kıyıya varmak isteyen varlıklarız. Ve belki de bu yüzden en çok yıl sonlarında değil, yıl başlarında düşünürüz: Ben kimim, neyi istiyorum, hangi sözleri kendime verdim ve ne kadarına sadık kaldım?

    Bu soruları düşünürken zihnimde çalmaya başlayan müzik ise Bach’ın Toccata and Fugue in D Minor adlı eseri oluyor. Gotik bir katedralin içinden yükseliyormuş gibi çarpıcı, sarsıcı ama aynı zamanda yapılandırıcı bir tınıya sahip. Özellikle ilk birkaç nota, sanki insana şöyle diyor: Kendine gel.” Bach’ın bu eserinde her tema bir diğerini kovalarken, aynı zamanda kendi içinde bir bütünlük kurar. Bu durum bana insanın yaşam yolculuğunu hatırlatıyor. Her deneyim, her karşılaşma, her seçim yeni bir temayı çağırır. Ama hepsi bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey, bir hayat senfonisidir. Belki de bu yüzden yeni yılın başında bu kadar çok düşünürüz. Çünkü her yeni yıl, geçmişin tüm seslerini taşıyan ve geleceğin bilinmeyen melodilerine doğru açılan bir geçittir.

    Yeni bir yılın eşiği çoğu zaman yeni başlangıçlardan çok, ertelenmiş arzuların ve bastırılmış yönlerimizin yeniden duyulduğu anlardır. Bu duyarlılıkla birlikte temel bir soru belirir: Kendime ne kadar sadığım? Çünkü insanın anlam arayışı yalnızca dış dünyada bir yer edinmek değil, kendilik sınırlarını tanıyıp onlara sadık kalmaktır.

    Varoluşçu psikoterapinin önemli isimlerinden Rollo May, insanın kendini gerçekleştirme sürecinin dış koşullardan çok kendi değerlerine bağlılıkla mümkün olduğunu söyler. Kişi seçim yaparken yalnızca ne istediğine değil, kim olduğuna da sadık kalmalıdır. Bu sadakat kolay bir huzur değil, zaman zaman zorlu bir yüzleşmedir. Değerlerine bağlı kalmak; bazen yalnız kalmayı, dış onayı yitirmeyi ya da kolay yolları reddetmeyi göze almak demektir. Ama gerçek anlam, tam da bu çabanın içinde doğar.

    Viktor Frankl, insanın hayatta kalmasını sağlayan en temel gücün anlam duygusu olduğunu vurgular. Ona göre yaşanan koşullar ne kadar zor olursa olsun, eğer bu zorluğun içinde bir anlam bulunabiliyorsa yaşam sürdürülebilir hâle gelir. Bu bakış bizi kaçınılmaz olarak sadakat fikrine geri götürür. Kendine sadık kalmak yalnızca bir kararlılık değil, insanın yaşamda yönünü belirleyen bir pusuladır. Ve bu pusula, yalnızca başkalarının ne söylediğini değil, kişinin kendi sesiyle kurduğu içsel diyaloğu da kapsar.

    İşte bu nedenle yeni bir yıla girmek, yalnızca takvimde bir değişim değil; yaşama yön veren temel değerleri yeniden gözden geçirme fırsatıdır. Anlam arayışı kimi zaman bir meslek, kimi zaman bir ilişki ya da bir inanç biçimi olarak görünse de, tüm bu yolların özünde kendine sadakatle örülen bir iç yolculuk vardır. Çünkü gerçek dönüşüm, dışarıda değil, içeride başlar. Nitekim Carl Gustav Jung’un da ifade ettiği gibi:

    “Dışarıya bakan rüya görür; içeriye bakan uyanır.”

    Bu hafta, benliğin dış dünyanın yansımalarıyla şekillenmeye başlasa da, asıl anlamını insanın kendine verdiği sözle bulduğunu konuştuk. Söz her zaman yüksek sesle söylenmez; bazen bir duraksamada, bazen bedende, bazen de bir bakışta kendini gösterir. Gelecek hafta, kendimize verdiğimiz sözlerin nasıl dile geldiğini; söylenenler kadar, söylenemeyenlerin de bizde ne anlattığını birlikte düşüneceğiz.
    Yarım kalan cümleleri, içimizde yankılanan kelimeleri ve zamanla sessizleşen sesleri konuşacağız.
    Çünkü en derin anlam, çoğu zaman henüz söze dökülmemiş olanda gizlidir.

    Bu yıl, kendinle karşılaşmaya alan açabildiğin bir yolculuk olsun. Anlamın, yönün ve sesin sana ait olduğu yerlerden beslensin. Yeni bir yıl, belki de var olan anlamları yeniden duymaya imkân tanısın.
    İçimizde yankılanan her söz, bizi kendimize biraz daha yaklaştırsın.

    Sevginin ve sanatın ışığında kalın,
    Psikolog / Sanatçı
    Zülal Ezgi Onat

    REKLAM ALANI
    Bir Yorum Yazın

    Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

    Henüz yorum yapılmamış.