Sevgi: Hayal ile Gerçek Arasında

Zülal Ezgi Onat – Psikolog, Çello ve Piyano Sanatçısı Sanatı hem bir varoluş biçimi hem de bir iyileşme aracı olarak görüyor. Müzik eğitimi ve sahne deneyimini psikoloji alanındaki birikimiyle birleştirerek, çocuklar ve gençlerin duygusal gelişimini destekleyen sanat temelli çalışmalar yürütüyor. Sosyal ve duygusal zorluklar yaşayan gruplarla gönüllü olarak çalışmalar yaptı; hastane temelli klinik programlarda yer alarak sanatın ve oyunun iyileştirici gücünü yakından deneyimledi. Sanatla iç içe olmayı, terapötik süreçlere ve insanın katmanlı doğasına bütüncül bir bakış geliştirmek için sürdürüyor. Yolculuğunu, sanatın dönüştürücü gücünü psikolojiyle buluşturarak çocuklar ve gençler için yeni ifade alanları yaratmaya adıyor.

    Bu yazıya başlarken aklıma gelen ilk görüntü, The Promenade (Gezinti) oldu. Marc Chagall’ın eşi Bella Rosenfeld ile ilişkisini anlattığı bu tabloda, Chagall yere basarken Bella neredeyse gökyüzüne doğru süzülür. Ressam onun elini tutar; ama aşağı çekmez. Tam tersine, onun havalanmasına eşlik eder. Bella’nın anılarında anlattığı gibi, ilişkilerinin ilk döneminde yaşadıkları yoğun aşk hissi, “şehirlerin ve çatıların üzerinden uçuyormuş gibi” hissettirmiştir. Chagall da bu duyguyu tuvale taşır. Bu yüzden tabloda fiziksel gerçeklikten çok, sevginin insanın iç dünyasında yarattığı hafiflik hissi görünür olur.

    İlk bakışta neşeli ve masalsı bir sahne gibi durur; ama biraz daha dikkatle bakıldığında burada sevginin çok incelikli bir tarafı hissedilir: Biri yerde kalır, diğeri yükselir; yine de aralarındaki bağ kopmaz. Bu sahne bana ilişkilerdeki o kırılgan dengeyi düşündürüyor. Gerçek sevgi bazen karşımızdakini kendimize benzetmeye çalışmamakta saklıdır. Onu değiştirmeden görebilmekte ve kendi biricikliği içinde var olmasına alan açabilmekte. Çünkü insan, en çok olduğu hâliyle görüldüğünde yakın hisseder. Hoyrat olmadan sevebilmek… Karşımızdakinin ruhuna kendi korkularımızla müdahale etmeden yanında kalabilmek… Bence sevgi tam da burada başlıyor: Birbirini değiştirmeye çalışmadan, yine de birlikte büyüyebilecek bir alan kurabilmekte.

    Bu duyguya eşlik eden müzik ise Pyotr Ilyich Tchaikovsky’nin Romeo and Juliet Overture eseridir. Shakespeare’in trajik aşk hikâyesinden esinlenen bu eser, yalnızca romantik bir aşkı anlatmaz; sevmenin insanın içinde yarattığı yoğunluğu da taşır. Melodi yükseldikçe insan, sevginin yalnızca huzur veren bir duygu olmadığını hisseder. Müziğin içinde taşan bir arzu da vardır, kaybetme korkusu da… Yakınlaşmak isterken incinmeye açılan o kırılgan hâl de. Tchaikovsky sanki sevmenin insan ruhunda yarattığı o karmaşık hareketi duyurur bize. Gerçek yakınlık yalnızca huzur taşımaz; içinde arzu, korku, bağlanma isteği ve kaybetme ihtimali de vardır. İnsan, sevdiği yerde daha canlı hisseder ama aynı zamanda daha savunmasızdır da. Bu yüzden eser, dinleyende yalnızca romantik bir his bırakmaz; sevmenin insanın içinde yarattığı o güçlü çarpışmayı da hissettirir.

    Psikolojik açıdan bakıldığında sevgi, çoğu zaman düşündüğümüzden daha karmaşık bir deneyimdir. İnsan ilişkilerinde en çok konuşulan şeylerden biri sevgi olsa da, belki de en az üzerine düşündüğümüz şey yine sevgidir. İnsan bazen sevdiğinde gerçeklikten hafifçe uzaklaşır. Tıpkı Chagall’ın tablosundaki gibi, ayakları yerden kesilir. Karşımızdakini olduğu gibi görmek yerine, görmek istediğimiz hâliyle sevmeye başlayabiliriz. Belki de aşkın ilk zamanları biraz böyledir; insan sevdiği kişiyi değil, onun içinde uyandırdığı duyguyu da sever. Fakat zamanla o yükseklik azalır ve geriye daha gerçek bir soru kalır: “Bu insanı gerçekten görebiliyor muyum?”

    Erich Fromm’un sevgiyi anlatırken söylediği bir cümle vardır: Olgunlaşmamış sevgi, “Seni seviyorum çünkü sana ihtiyacım var” der. Olgun sevgi ise “Sana ihtiyacım var çünkü seni seviyorum.” Bu iki cümle arasındaki fark, sevginin en gerçek hâllerinden birini anlatır. Birinde insan, karşısındakini kendi boşluğunu dolduracak biri gibi tutar. Diğerinde ise onu, eksikliğini kapatmak için değil; gerçekten görmek, duymak ve onunla hayatı paylaşmak için seçer.

    Sanırım sevgi, tam da burada derinleşmeye başlıyor: Karşımızdakini hayalimizdeki kusursuz yere yerleştirmeden, onun gerçeğiyle temas edebilmekte. Yalnızca sevilmek istemeden, sevebilmeyi de öğrenmekte. Ve belki en çok da, birine tutunmadan yakın kalabilmekte.

    İnsan hayatı boyunca yalnızca sevilmeyi aramıyor. Gerçekten görülebilmeyi de arıyor. Bir başkasının yanında, kendinden uzaklaşmadan kalabilmeyi… Sevgi bazen tam da burada derinleşiyor: Karşımızdakini değiştirmeden anlayabilmekte. Onu kendi eksikliğimizi dolduracak bir yere koymadan, gerçeğiyle sevebilmekte.

    Rainer Maria Rilke’nin söylediği gibi: “Sevgi, iki yalnızlığın birbirini koruması ve selamlamasıdır.”

    Birbirimizi hayal ettiğimiz hâliyle değil, gerçeğiyle sevebildiğimiz bir yerde buluşabilmek dileğiyle.

    Sevginin ve sanatın ışığında kalın,

    Psikolog / Sanatçı
    Zülal Ezgi Onat

    REKLAM ALANI
    Bir Yorum Yazın

    Ziyaretçi Yorumları - 1 Yorum
    1. Levent Ünal dedi ki:

      Tebrikler harika bir yazı