Sevginin Mevsimleri

Zülal Ezgi Onat – Psikolog, Çello ve Piyano Sanatçısı Sanatı hem bir varoluş biçimi hem de bir iyileşme aracı olarak görüyor. Müzik eğitimi ve sahne deneyimini psikoloji alanındaki birikimiyle birleştirerek, çocuklar ve gençlerin duygusal gelişimini destekleyen sanat temelli çalışmalar yürütüyor. Sosyal ve duygusal zorluklar yaşayan gruplarla gönüllü olarak çalışmalar yaptı; hastane temelli klinik programlarda yer alarak sanatın ve oyunun iyileştirici gücünü yakından deneyimledi. Sanatla iç içe olmayı, terapötik süreçlere ve insanın katmanlı doğasına bütüncül bir bakış geliştirmek için sürdürüyor. Yolculuğunu, sanatın dönüştürücü gücünü psikolojiyle buluşturarak çocuklar ve gençler için yeni ifade alanları yaratmaya adıyor.

    Vincent van Gogh’un Ayçiçekleri tablosuna her baktığımda aynı ayrıntı dikkatimi çeker. İlk bakışta parlak sarıları, güneşi çağrıştıran sıcaklığı ve yaşam dolu renkleri görürüz. Oysa biraz daha yakından bakınca vazodaki her çiçeğin aynı olmadığını fark ederiz. Kimisi dimdik ayaktadır, kimisi başını eğmiştir; kimi yeni açmıştır, kimi ise solmaya başlamıştır. Van Gogh yalnızca en güzel anı resmetmez. Yaşamın tamamını; canlılığı, yorgunluğu, olgunlaşmayı ve geçiciliği aynı vazoya yerleştirir. İşte bu yüzden bu tablo bana sevgiyi hatırlatır. Zira gerçek sevgi de yalnızca en parlak hâlimizi değil; kırıldığımız, yorulduğumuz ve sessizleştiğimiz yanlarımızı da içine alır.

    Bence sevmenin ilk adımı, kendimize bakışımızı değiştirebilmektir. Kendimizi yalnızca başarılı, güçlü ve kusursuz olduğumuz zamanlarda kabul ediyorsak, başkasını da ancak o kadar sevebiliriz. Oysa insan yalnızca ışıktan oluşmaz. Hepimizin korkuları, çelişkileri, eksik kalmış yanları ve kimseye göstermediği kırılganlıkları vardır. Kendimizi bütün bu parçalarımızla kabul edebildiğimiz ölçüde, karşımızdakini de olduğu hâliyle görebiliriz. Çünkü sevgi, kusursuzluğu aramak değil; insan olmanın bütün renklerine yer açabilmektir.

    Bu tabloyu düşünürken kulağımda Antonio Vivaldi’nin The Four Seasons eserindeki Winter (Kış) konçertosunun Largo bölümü çalıyor. Adı “Kış” olsa da, bu bölüm bana sertliği değil, fırtınanın ortasında korunan sıcaklığı anlatıyor. Dışarıda ayaz vardır; içeride ise şöminenin başında hissedilen sessiz bir huzur… Müzik, hiçbir duygunun üzerinden aceleyle geçmez. Her nota, hayatın en soğuk mevsiminde bile insanın içinde sönmeyen bir sıcaklık taşıdığını fısıldar. Duygularımız da böyledir. Hayat yalnızca ilkbahardan ibaret değildir. İçimizden uzun kışlar geçer; bazen de kurak ve bunaltıcı yazlar, yaprak döktüren sonbaharlar… Ama sevgi, karşımızdakini yalnızca baharında alkışlamak değil; yazında, sonbaharında ve kışında da elini bırakmamaktır. Belki de gerçek sevgi, birlikte dört mevsimi yaşayabilmek; her mevsimde birbirini yeniden seçebilmektir.

    Psikoloji bize insanların ilişkilere yalnızca sevgilerini değil, geçmişlerini de getirdiklerini söyler. Her birimiz ailemizden yalnızca genlerimizi değil; sevgiyi ifade etme biçimimizi, korkularımızı, sessizliklerimizi ve bağ kurma şeklimizi de miras alırız. İlişkilere yalnızca iki insan değil, iki çocukluk, iki yaşam öyküsü ve iki aile tarihi girer. Bu yüzden bazen bir tartışmada yalnızca iki yetişkin konuşmaz; yıllar önce görülmemiş, duyulmamış ya da yeterince sevilmemiş iki çocuk da birbirine seslenir.

    İnsan büyüdükçe anne ve babasına dair hikâyesi de değişir. Çocukken onları yalnızca bize yaptıklarıyla tanırız; zamanla onların da bir zamanlar çocuk olduğunu görmeye başlarız. Kendi eksiklikleriyle, korkularıyla, kayıplarıyla ve hiç sarılamamış yaralarıyla büyümüş insanlardır onlar. Çünkü hiç kimse sevgiyi yoktan var etmez; sevgiyi, kendisine nasıl ulaştıysa çoğu zaman öyle aktarır. Bu yüzden kuşaklar boyunca yalnızca sevgi değil; korkular, suskunluklar, eksik kalmış duygular ve yarım bırakılmış hikâyeler de sessizce nesilden nesile taşınır.

    Zamanla şunu da fark ederiz: Her insan, sahip olduğu duygusal kapasite kadar verebilir. Kimi sevgisini sözcüklerle gösterir, kimi emeğiyle, kimi yalnızca yanında durarak… Kimi ise kendi yaralarıyla o kadar meşguldür ki vermek istediğini bile veremez. Bu, yaşananları haklı çıkarmaz; ama insanın sınırlarını görmemizi sağlar. İşte affetmek de burada anlam kazanır. Affetmek: unutmak, onaylamak ya da acıyı inkâr etmek değildir. Geçmişin bugünü yönetmesine izin vermemek, bize miras kalan yükü bir sonraki ilişkiye taşımamayı seçebilmektir.

    Martin Buber, gerçek ilişkinin “Ben” ile “Sen”in sahici karşılaşması olduğunu ifade eder. Rainer Maria Rilke ise sevgiyi “iki yalnızlığın birbirini koruması ve selamlaması” olarak tanımlar. İkisinin işaret ettiği ortak nokta aynıdır: Sevmek, bir insanı kendimize benzetmek değil; onun biricikliğini değiştirmeye çalışmadan yanında kalabilmektir.

    Van Gogh’un ayçiçeklerine artık başka gözlerle bakıyorum. Onlar bana yalnızca güneşi hatırlatmıyor. Aynı vazoda dimdik duran da, başını eğen de, solmaya başlayan da aynı resmin parçası. Tıpkı ilişkiler gibi… Hiçbir sevgi yalnızca aydınlıktan oluşmuyor. Karanlığı inkâr etmek değil; onun içinden birlikte geçebilmek sevgiyi olgunlaştırıyor.

    Benim penceremden gerçek sevgi, bir insanın yalnızca ışığını değil; karanlığıyla, baharıyla, kışıyla bütün mevsimlerini sevebilmektir.

    Sevginin ve sanatın ışığında kalın.

    Psikolog / Sanatçı
    Zülal Ezgi Onat

    REKLAM ALANI
    Bir Yorum Yazın

    Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

    Henüz yorum yapılmamış.