enflasyon emeklilik ötv döviz akp chp mhp

Canan Güllü ; Mücadele kazandırır, biz kanacağız !!!

Uluslararası Cesur Kadınlar Ödülü’ne layık görülen Kadın hakları savunucusu Canan Güllü ile bir döneme damgasını vuran Türkiye Cumhuriyeti’nin ilk seçilmiş Bakanı İmren Aykut’un evinde bir araya geldik. Dünyada 14 kadına verilen prestijli ödülün de sahibi olan Canan Güllü ile canlı olarak yaptığımız söyleşiden bazı bölümleri Bodrum gündem okuyucuları ile paylaşmak istedim.

Canan Güllü kimdir?

1962 yılında dünyaya gelmiş. 9 yaşında annesinin teşvikiyle ‘Kız Çocukları Okusun’ kampanyası ile aktivistliğe başlıyor. Gençliğinde mücadele isteği artan Canan Güllü, örgütlü bir yapının içinde olursa daha etkili görev alabileceği düşüncesiyle Kadının Sosyal Hayatını Araştırma ve İnceleme Derneği’ne (KASAİD) üye olmak istemiş fakat ‘çok genç olduğu’ gerekçesiyle üyeliğe kabul edilmemiş. (Üye olarak kabul edilmediği KASAİD’in daha sonra yönetim kurulu başkanlığına seçiliyor.) 2005 yılında 186 şube ve 52 bin 500 üyesi bulunan, kadın STK’ların çatı örgütü Türkiye Kadın Dernekleri Federasyonu (TKDF) başkanlığına getirilmiş.

Canan Güllü 81 il ve 600 ilçede ensest konusunda saha çalışması gerçekleştirdi ve Türkiye’de konuşulması tabu olan Ensest Atlası’nı hazırladı. 2013’de Çözüm sürecinde Doğu ve Güneydoğu Anadolu Bölgesi’nin 36 ilinde bölgenin durumu hakkında çalışmalar yürüttü.

Canan Güllü, 2012 yılında yürürlüğe giren İstanbul Sözleşmesi olarak bilinen Avrupa Konseyi’nin kadınlara yönelik şiddetin ve aile içi şiddetin önlenmesi ve bununla mücadele edilmesini öngören anlaşmayı, Türk hükûmetinin uygulama konusundaki eksikliklerine ve bütünüyle uygulanmasına dönük kampanyalara öncülük etti.

Sanıyorum kiminle sohbet ettiğim konusunda bir fikir sahibi olmuşsunuzdur diye düşünüyorum.

Bugün Sayın Bakanım İmren Aykut’a misafir geldik. Yanında da çok önemli bir isim var. Beni o isimle tanıştırmak isteyince koşa koşa geldim. Çünkü kadın deyince koşmak onların mücadelesine katkı koymak, mücadelelerinde el ele, yan yana olmak gerekiyor. Arkalarında da değil, kimi zaman da öne geçip kadın hakları için daha çok bağırmak gerekiyor. Ama Canan Hanım müsaade ederse Türkiye’nin seçilmiş ilk kadın bakanı olması nedeniyle ilk sözü İmren Hanım’a vermek isterim.

İmren Aykut: “Fatih Bey bu güzel sözleriniz ve bizi yüreklendiren, destek veren açıklamalarınız için evvela teşekkür ediyorum. Çünkü erkeklerin bu desteği ve açıklamaları tabii ki önem taşıyor. Çünkü bir mücadeleyi tek başımıza yapamayız. Dünya kadın ve erkekten oluşuyor. Dolayısıyla dengeli bir iş birliği ile sorunlar aşılabilir diye düşünüyorum. Bugün çok önemli bir misafirim var, Canan Güllü. Türkiye’de ilk defa Kadın Federasyonu Başkanı olarak başarılı çalışma yürüten ve çok yoğun bir mücadele veren bir arkadaşımız. Bu yönünden dolayı kendisine hem çok teşekkür ediyor hem çok saygı duyuyorum. İstanbul Sözleşmesi onun sayesinde duyuldu ve sahiplenildi. Bugün mücadele devam ediyor. Ama maalesef bugün bu sözleşmenin ortadan kaldırılmasını engelleyemedik. Bunun üzüntüsünü yaşıyoruz. İnşallah sizin gibi erkeklerin sayısı çok artar, bu sözleşmenin erkekler için de önemli olduğu anlaşılır ve tekrar el ele vererek sözleşmenin yürürlüğe girmesi sağlanır. Bunu temenni ediyorum. Bu sözleşmeyi en güzel anlatan, en güzel yorumlayan sevgili başkanımıza sözü vermek istiyorum. Çünkü ondan işiteceğimiz çok güzel, çok önemli ve çok ciddi değerler taşıyan açıklamalar olacak…”

İnsanı yetiştiren kadındır. Hele ki son dönümde Türkiye’yi düşündüğümüzde çocukları yetiştiren kadın olduğuna göre o zaman dünyayı büyüten geliştiren de, teknolojiden tutun da, tarıma kadar üreten ve şekillendiren kadındır.

Canan Güllü: “Ben orada bir ekleme yapayım her zaman ki çıkıntılığı yaparak başlayayım, gelin o çocukları beraber yetiştirelim, ihaleyi sadece bize bırakmayın, kadın-erkek birlikte yapalım. O birlikteliğin ortaya koyacağı yaratıcılığı ile 9-10 karpuzu bir koltukta taşıyan kadının sorunları da çözebileceğini inanıyorum. Öncelikle ayaklarınıza sağlık sevgili Fatih Bey, buralara gelip bizlerle birlikte olduğunuz için. Ve sevgili ev sahibim, benim karar mekanizmalarında ilk seçilmiş kadın bakan olmanın ötesinde yol arkadaşımız, ablamız, övüncümüz, beni burada ağırladığınız ve misafirperverliğiniz için çok teşekkür ediyorum. Önemli bir süreç. Kendi adıma geçmişine saygıda kusur etmemeye, geleceği de dizayn ederken herkesin ortak görüşü içinde yol almasını sağlamaya çalışan bir irade ortaya koymaya çalışıyorum. Çok öncelerde de rahmetli Sabiha Gökçen ile bir yol arkadaşlığımız olmuş ve değerlendirememiştim, onun da bir belgeselini ama kendi içimizde olmadan yapabilmiştik dernek olarak. Ama Sayın Bakanımım kadınların siyasette yer alması adına, kadın bakanlığının kurgulanmasından başlayan verilen bir emeği vardı. Onu belgeselle gelecek nesle duyurduk. Bunun benim için bir görevdi, o görevin birinci adımını paylaşabildik. Peki biz bu paylaşımlarla bugün istediğimiz Türkiye’de yaşıyor muyuz derseniz, sizin de dokunduğunuzu Sayın Bakanımın da söylediği üzere, hayır kazanılmış bütün haklardan geri adım atmaktayız. Hatta İstanbul Sözleşmesi’nin 1 Temmuz itibarıyla Avrupa Komisyonu’nun ekranından çıktığımız süreçte bir sivil örgütü tarafından hâlâ hukuki mücadelesi devam ederken bir başka korkunç olayı yaşadık. Bildiğiniz gibi geçtiğimiz hafta TBMM’nde 4. Yargı Paketi görüşüldü ve paketin 13. maddesinde istismarlarda somut delil aranması şartı getirildi. Aslında somut delil neydi?”

Somut delil deyince de insanın tüyleri ürperiyor.

Canan Güllü: “Herhalde olayın meydana geldiği anın kamera görüntüleri. Ya da bırakın işin o tüyleri ürperten halini, 9-10 yıl sonra bir istismarı ihbarla hükümlüsünüz, orada deliliniz ne olacak? Adli Tıp Raporu neyle uğraşabileceğiz, ya da gerçekleşme aşamasında bitmiş ama bu şeyin yapılma duyguları ile harekete geçmiş kişiler ki bu kişilerden çoğu tarikat ve cemaat liderleri, birçoğu içeride. Bu karardan sonra da dışarıya çıkacak. Yani cezasızlık olayının artık rutin bir mesele olduğu bir ülkede yaşıyoruz. Bizi takip edenlerin bu konuda çok hassas olmasını istiyoruz. Çünkü Türkiye 2016’dan beri erken yaş evliliği ile suç işlemiş. Ben ona tecavüz etmiş, erken yaş evliliği falan demiyorum. Tecavüz eden kişiye bu ülkenin Adalet Bakanı affettirmeye çalıştı. O günden beri her fiilin özellikle tarikat ve cemaat ayaklarında yaş 15, bazen 18 altı, tamamen yasal mizahı suç unsuru olan konularda böyle bir gayret var. Keşke bu gayreti yoksula aş, işsize iş verme anlamında hayata geçirmeye çalışsalar. Bütün bunlarla beraber içinde yaşadığımız dönemin ahlaki boyutlarının yerlerde süründüğü ve cezasızlıkla faillerin bu konuda yeni mağdurlar yaratmasına yol açan bir devlet yönetimi yapılıyor. Bu devlet yönetiminin adına ‘Burası çadır devletiyle yönetiliyor’ diye bir cümle getiriyorum. Türkiye Cumhuriyeti’nin devlet yönetimi çok geçmiştir. Sayın Bakanı’mla onların dönemini de konuştuğumuzda aradaki farkı da görüyoruz. Aslında deneyim, tecrübe, birikim, o birikimin vatandaş nezdinde kullanılması, bunların hiçbiri yok artık. Birileri gece yatarken rüyasında görüyorsa ya da birileri talep edip sipariş veriyorsa bu ülkede yasa yapılıyor. Vatandaşlarım lütfen 13. maddeye dikkatlice incelesinler…”

İnsanın aklına “Suç mahalline gidilir olay yerinde inceleme yapılır ve tatbikat yaptırılır…” geliyor. Korkunç bir şey değil mi?

Bu soruyu sormaya korkuyorum ama yine de sormak gerek; Ensest Türkiye’de çok mu yaygın?

“Kurum olarak 16 yıl ensest üzerine çalıştık. Ensestin Türkiye’de halı altına süpürülen bir vaka olduğunu hep anlattık. Çok eleştiri aldık, bunu konuştuğumuz, bu ahlaksızlıkları ortaya çıkardığımız için adımız ahlaksız kadına çıktı. Halı altına süpürülen olaylarla toplum nezdinde mağduriyetler arttı. Çocuklar ifade ettiğinde ‘Sen saçını salladın, sen istedin, senin hareketlerin onu bu yola sevk etti’ gibi mahkeme kararıyla ya da yargının bu anlamda cezasızlığıyla çok karşılaştık. Onun için Türkiye o mahkemelerde konuşulan, o mahkemelerin zihinsel dönüşümü olmamış hâkimlerinin ve savcılarının gazabına uğrayan mağdurlar ülkesidir. Hatırlarsanız röportaj öncesi ‘Bir ruj süreyim de öyle geleyim’ dedim…”

İmren Aykut ve Canan Güllü canlı yayın öncesinde dudaklarına koyu kırmızı bir ruj sürerek hazırlandılar. Nedir bu kırmızı rujun öyküsü?

Canan Güllü: “Sizin desteğinizi de aldık. Son altı yıldır bu eylem içinde benim mutlaka objelerimden biri kırmızıdır. Genelde kırmızı ceket giyerim ama yaz olunca ceket yerine objelerle bu işi götürüyoruz. Bizim olmazsa olmazımız kırmızı rujumuz. Bizim mücadelemizin içindeki vaka, hainin, bir anlamıyla yükünün sorumluluğunun kırmızı ruja verildiği bir olaydır. İzmir’de bir adliyede duruşma salonundaki sorgulamada hâkim sanığa ‘Neden tanımadığınız bu kadına tecavüz ettiniz?’ diye sorar. Sanığın cevabı aslında tüyler ürperten bir olaydır, ‘Kırmızı ruj sürmüştü, tahrik oldum efendim’ der…”

İnanılmaz bir şey!

Canan Güllü: “Gerçekten inanılmaz. İnsanı yaşadığı alanda insan olmaktan utandıran bir konu. Ancak bu konunun bir adım sonrası yani karar duruşması çok daha vahimdir. Çünkü o hukuk fakültelerinden toplumsal cinsiyet eşitliği dersi almadan mezun olan hâkimin verdiği karar şudur; ‘Kırmızı ruj nedeniyle tahrik olup tecavüz eden sanık nokta noktanın cezasından beş yıl indirim yapılması’… Kadın arkadaşlarımıza bunu hep söyledim hepimizin çantasında kırmızı ruj vardır. Hepimiz aslında failimizi yanımızda taşıyoruz. Kırmızı ruja tahrik olmak ne demek? İnsanı insanlıktan öte bir mahlukata döndürüyor. Erkek dediğiniz olay da, iradesine hâkim olamayan, duygularıyla başkalarının yaşamına farklı zorluklar katmaya çalışan bir süreç gibi… Bu nedenle o mücadele o ceza alındı hiç merak etmesin okurlar ama biz kırmızı ile protestomuza devam ediyoruz…”

Kırmızı mücadelenin rengidir aslında… Sayın Bakanım bir şey sormak istiyorum; son dönemde kadın dernekleri çok yoğunlaştı. Canan Hanım bu konunun en cevvallerinden, bu işin en başında gidiyor ama sizin bakanlık döneminizde kadınların durumu nasıldı? Bazı şeyleri bilmiyor muyduk? Bu ensest, aile içi tecavüzü çok duymuyorduk, şimdi çok duyulur oldu. Bunun nedeni sizce nedir?

İmren Aykut: “Şimdi çok duyulur olmasının nedeni zaman değişti. Televizyonlar, özellikle bilgisayar ve diğer dijital ortamlar çok yayıldı, genişledi. O sebeple buralardan da yığılmaya başlandı. Şöyle bir gözlemim var; sanki olaylar arttı da… Neden, çünkü hoşgörü ile karşılanıyor ya da biraz evvel Sayın Başkan’ın ifade ettiği gibi, kırmızı ruj bir hafifletme sebebi olabilirse. Bu olaylar tabii ki genişler. Sanki işin o tarafı hoş görülüyormuş gibi bir hava yaratılıyor. Yoksa bu her zaman çok korkunç, tüyler ürpertici bir olay. Bütün toplumun bundan utanç duyması lazım. Bunun, çocuklardan itibaren anlatılması, eğitilmesi lazım. Ancak bu arttı, bunu somut olarak hissediyorum. İki defa kadın işlerinden sorumlu Devlet Bakanlığı yaptım, Anadolu’nun her tarafından bana yansıyan olayları biliyorum. Hoş görülür olması, mümkün olduğu kadar hafifletici sebepler aranması. Niye hafifletici sebep arıyorsun? Kadını, kızı, çocuğu mahvetmiş, burada hafifletici bir sebep olabilir mi ya? Ne olursa olsun karşıdaki kişi de insan olarak kendisine hâkim olmayı bilmesi lazım. Önünü bu kadar açarsanız yapıyorlar işte. Kadına çocuğa şiddet uyguluyor, kadına çocuğa tecavüz ediyor. Bunlar en kutsal olarak baktığımız kuruluşlar cemaatler falan… Bunlar bu olayın gelişmesine sebebiyet verdi. Bunu Sayın Başkan çok iyi anlatıyor, çünkü bu münferit olayların içinde yaşıyor. Onun için onun gözlemleri çok önemli… Bütün bu olaylara ben de yetişmeye çalıştım ama bir de dernekler biraz daha harekete geçti. Kadınlarda ve kadın derneklerinde bilinçlenme arttı…”

Canan Güllü: “Sayın Bakanım bir taraftan da kadını güçlendiren ceza yasası değişti. Biliyorsunuz tecavüze uğrayan tecavüz edenle evlenirse suç ortadan kalkıyordu. Medeni Kanun’da mal rejimi geldi. Kadının, kadın-erkek eşitliği sürecinde, taa cumhuriyetin kurulduğu dönemden itibaren olması gereken yola adım adım gidildi. İşte bu güçlenmenin karşısında biat sistemini uygulayan tarikatlar rahatsız oldu. Ne demek kadın istihdamda olacak, çalışacak? Ne demek kadının doğurduğu çocuğa kreşte bakılacak? Ne demek yaşlı bakım yurdu erkeklerle kadınların üzerinden alınıp kurumlara verilecek? Bunlar kadını erkeklerle aynı kulvarda yarışa alıyor. Bundan rahatsızlık duydukları andan itibaren, hatırlayın müftüye nikâh yetkisi ile dini nikahın legalleşmesi sağlandı. Anayasa Mahkemesi’nin erken yaş evliliklerine arttıran ‘Resmi nikâh olmadan dini nikâh kıyılamaz’ maddesi iptal edildi. Aslında bizim kıyametimiz o gündür. Mal rejimi ile, 1934’de Medeni Kanun’la ortaya konan kadının güvencesi olayından vaz geçtik. Resmi nikâh ortadan kalktı. Benim gençlik yıllarımda çok iyi hatırlıyorum sizin Anavatan’ın iktidarınızda resmi nikâhlar olsun diye hep toplu dini nikâhlar yapılırdı, kadın güvence içinde olsun da miras hakkından, çocuklar isim ve hukuki haklardan yararlansın diye. Tüm o kazanımlardan nafakaya sınırlama gelmesi tartışıldı. Bizim tecavüz önergesi diye adlandırdığımız erken yaş evlenmesine parlamentoda af gelmeye çalışıldı. Hâlâ çalışıyorlar. Çok yakın dönemde, 2020’de İnfaz Yasası çıkarılarak içerideki bütün tecavüz, şiddet failleri dışarı çıkartıldı. Suçu sabit, tutuklu olması gereken insanlar dışarıda geziyor. Çünkü süre uzatıldı. O uzatımla beraber bunların hepsi toplumun dejenerasyonun ortaya çıkmasına neden oldu. ‘İnternette araştırdım neresine bıçak saplarsam daha az ceza alabilirim’ diyor. İstanbul Sözleşmesi grubumuzun içinde bunu daha dün tartıştık. Hatırlar mısınız Eskişehir’de 23 kere adliye ve kolluğa giden Ayşe Tuğba vardı. Sonunda öldürüldü. O dönem Adalet Bakanı ‘Burada bir haksızlık var. Kızımızın katilinin peşindeyiz ve bu ceza alıncaya kadar da takipteyiz’ demişti. Bugün o vatandaşa ceza indirimi geldi. Şimdi böyle bir takibatın içinde siz düşünmez misiniz? Ben bu ülkede öldüreyim bu ülkede kadına karşı şiddetin suç olduğu ile ilgili bir ceza maddesi yok. Tüm bunların ortaya çıkmasını sağlayan bir İstanbul Sözleşmesi vardı ondan hukuksuzca. Sayın Cumhurbaşkanı’nın kendi adına attığı imzanın bir ülkenin kanunların kaldırabileceği yetkisine haiz olmadığını anayasadan biliyorum. Bu kararı da kendi başıma vermiyorum. Anayasa böyle diyor. Bu işin failleri zaten eğitimsiz, ekonomik anlamda kendi cinsel dürtülerini yönetebilme kabiliyetinden uzak. Tüm bunlar sokaklarımızda sadece kadın-erkek şiddete maruz kalmamakta kız-oğlan çocuğu olarak da aynı şekilde tehlikede. Geçtiğimiz hafta bir gazeteci arkadaşımızla rakam paylaştık, 4+4+4 döneminde lise sınavlarına giren çocuklarda 200 bin azalma var. Artık sınava bile girmiyorlar. Erken yaş evliliği için toplum içinde eritildiler. Bu ülke ciddi bir şekilde cahiliye dönemi yaşıyoruz. Avrupa Birliği’nde bu kadar önder olan, dünyanın seçme ve seçilme hakkı noktasında kadın hareketinin müthiş mücadeleleri ile yasal hakları bürünmüş bir Türkiye’de bugün bunları yaşamak hepimiz için zul. İstanbul Sözleşmesi tüm bunlar için politika üreten bir belge idi. Yani birilerinin dediği gibi aileyi dağıtan ya da yine birilerinin dediği gibi cinsel yönelimleri farklı insanların evliliğinin hukuki boyutlarını tartıştığı, hiç öyle bir yönü olmayan sadece cinsel yönelimi ne olursa olsun yaşı 65’in üzerindeki erkek, kadınlar ve 18 yaş altı kız çocuklarını şiddet eylemi altında koruyan bir devletin görevlerini hatırlatırdı. Önleme, koruma, kovuşturma ve politika üreten, bugün o politikayı son 10 yıldır üretmeyen, bugün o politikanın dışında kutsal aile yapısı dediğimiz, aileye kutsiyet veren ve kadını sadece o ailenin üreme nosyonu içinden sorumlu müdür ilan ve tarikatların kafasında biat eden bir topluluk olarak düşünen bir konumda politika üretmesi gereken devlet artık onları üretmiyor. Ama toplumun da bilmediği bir şey var ki İstanbul Sözleşmesi sadece kadınları kurtaran bir sözleşme değildi. İstanbul Sözleşmesi insan hakları çerçevesinde kadın-erkek ilişkisini düzenleyen bir belge idi. Bu nedenle çok rahatsız etti bizi, bu nedenle çok rahatsız etti Avrupa Birliği’ni ve Avrupa Komisyonu’nu… Bazıları ‘Avrupa’da şiddet varken bizde de vardı. Avrupa ne karışır bize?’ diyor. Bunların her biri çok farklı konular. Her ülkenin kendi içinde uygulaması gereken kuralları, kanunları var ama her ülkenin insan haklarını saygısında çok önemli izlemesi gereken kurallar var. Yarın gece Sayın Cumhurbaşkanı bir imza ile ‘Ben Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden çıkıyorum’ dedi. Ne olacak bu? Avrupa’nın içinde bulunduğu koşullar, bu nedenle 19 Avrupa ülkesi bir bildiri yayınladı ve ‘İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması sakıncalıdır’. Bu nedenle geçtiğimiz hafta dokuz büyükelçilik TBMM Komisyonu’na gittiler. Biliyorsunuz İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldığı hafta TBMM’de Şiddeti Önleme Komisyonu kuruldu. Beni de davet ettiler ama ben icabet etmedim. Çünkü bu ülkede 10 yıldır şiddetin varlığını, 10 yıldır bu ülkede istismarın, 15 yıldır da bu ülkede cinsel istismarın, ensestin olduğunu söyleyen biri olarak biz bu konuda bilgilerimizi, deneyimlerimizi değersizleşmemesini sağlamaya çalışıyoruz. Hepimizin tedirgin, korkuyor ve mücadele ediyor olması çok önemli. Kadın ve erkek ayrımı yapmadan şiddete maruz kalan kadınların desteğine sahipsiz olduğu bir Türkiye’deyiz artık. Geçtiğimiz hafta davası devam eden istismar davalarında birçok tutuklu serbest bırakıldı. Daha dün Pınar Gültekin duruşmasını izlediğimizde canlı canlı yakılmaya çalışıldığını gördük…”

İlk yardım kursu aldım dedi.

“Evet, ‘İstanbul Sözleşmesi iyi ki de kaldırılmış’ dedi. Failleri ne kadar mutlu eden bir çaba içinde bir iktidarımız var. Bu gerçekten düşmanlara yarayacak bir bakış açısı. Bu anlamı ile şiddetsiz bir dünya ihsas etmek görevi Sivil Toplum Örgütleri’ne, yerel yönetimlerle halka düşmektedir. ‘İstanbul Sözleşmesi, ah vah bittik’ demiyorum. İstanbul Sözleşmesi bir garanti idi. Üç buçuk yıl uygulamadaki aksaklıkların giderilmesi adına bütün ülkede bunu anlatmaya çalıştım. Ama unutulmasın ki Sivil Toplum Örgütlülüğü mücadeleci bir yoldan geliyor. 150 yıllık bir kadın mücadelesi var. Cumhurbaşkanlığı sistemi bizi tebaa olarak görüyor. Cumhurbaşkanlığı ‘Ben tebaama şiddeti reva görüyorum’ diyor ise biz de diyoruz ki ‘Hayır şiddeti hak eden bir topluluk değiliz. Biz laik, demokratik, çağdaş bir Türkiye Cumhuriyeti’nin vatandaşıyız. Anayasamıza dayanarak bir yaşam hakkımız var. O yaşam hakkımızın da yerelde uygulanması ise kendi hakkımızı yerelden tabana doğru çıkarırız. Bunu da başarırız’. Vatandaşlar bunu da görecektir…”

Canan Başkanım son bir sorum olacak. Kendi adıma ders istiyorum. Çünkü bize öyle belgeler, tutanaklar geliyor ki okurken gözlerim doluyor, utanıyorum. Basının da bir dili olmalı öyle değil mi? Özellikle bu konuda hani anlatırken çok kolay yazıveriyoruz. İşte eteği kısa diye taciz edildi aslında detayları da veriyoruz. Kimi zaman sıkıntı oluyor. Bu nasıl olmalı? Bize yol gösterici bir fikir verebilir misiniz?

Canan Güllü: “Tabii ki. Kadın Dernekleri Federasyonu bir kere toplumsal cinsiyet eşitliği konusunda özel sektör ve yerel yönetimde protokoller imzaladığı için de yerel yönetimlerin temizlik işçilerinden tutundan da çalışan bütün yönetimlerin erk alanında kadın-erkek herkese bu konuda kullanacağı dili söylemeye çalışıyor. ‘copy face’ dediğimiz mahkeme tutanaklarını alıp gazetelerinde basan ya da teknoloji değiştiği için internet sitesine koyan onlarca yüzlerce arkadaşımız var. Hepsini ikaza etmeye çalışıyoruz ama en güzeli sizin de cemiyetinizin çıkardığı bir katalogda toplumsal cinsiyete duyarlı haberleştirme olayıdır. Hatta geçtiğimiz günlerde bunun çalışmasını tekrardan başlattım. Yereldeki gazeteci arkadaşlarımıza bu dilin nasıl uygulanmasının gerektiğini ve haberciliğe toplumsal cinsiyete duyarlı olarak, özellikle cinsel suçlarda nasıl yapılması gerektiği konusunda eğitimlere başlıyoruz. Bu çok gerekli. Bu arada biz Bodrum Belediyesi ile de protokolü geçen sene imzaladık. Bir açık ve net olay acil yardım hattına gelen çok sayıda şiddet vakası var. Buradaki Bodrum Kadın Dayanışma Derneği, Bodrum Belediyesi ile bir iletişim halinde. Bir istismar, tecavüz olduğunda, şiddete uğradığında hemen bizi, 0212 656 96 96’yı arayacak, bundan sonraki süreç itibariyle de hukuk ve maddi ya da olması gereken Aile Bakanlığı ve İç İşleri Bakanlığı kanallarının harekete geçmesini sağlayacağız. Ama sizin sorduğunuz çok önemlidir. Cinsiyete duyarlı bütçeleme gibi bizim kendi alanımıza iktidarların yapması gereken konu kadar ulusal ve yerel medyanın da kendi dilini bu anlamıyla iyi kullanmasını talep ediyoruz. Medya bu kadar yandaş olmadan önce çok ünlü televizyon kanallarında bunun eğitimini veriyorduk. Ona göre arkada internet haberciliğinde düzeltilmesi gerekeni anında düzeltiyorlardı. Milliyet gazetesi bu konuda Birleşmiş Milletlerden bir ödül aldı. Yerelin de bu konuya gerektiği gibi dikkat ederek elimizden geldiğince biz de destek olarak birlikte mücadele yapacağız. Her zaman söylediğim gibi; mücadele kazanır biz kazanacağız…”

Son sözü de Sayın Bakanımıza verelim. Bu, uzun soluklu ve sıkı bir mücadele…

İmren Aykut: “Ciddi, samimiyetle, inanılarak yapılması gereken bir mücadele. Bunu ilk defa Canan Hanım başkanlığındaki federasyondan görmekten çok mutluyum. Böyle inanılarak yürütülürse bu mücadeleden önemli sonuçlar alınacaktır. Elbet bizi duyan da olacaktır. Yani iktidar partisinin bütün mensuplarına, taraftarlarına, vicdansız diyemeyiz, onların da vicdanı var, onların da kızları, eşleri, anneleri, kız kardeşleri var. Dolayısıyla bu olaylar karşısında onların da üzüldüklerini tahmin ediyorum. O zaman bunu önlemek için onların da aralarından bu olaya destek verenler çıkacaktır. Onları da izliyoruz…”

Ne mutlu, ben de öyle düşünüyorum. Çünkü insanlar toplu olarak değerlendirilmek yerine tek tek değerlendirilmelidir. Her insan bir bireydir, suç tekil bir eylemdir. Öyle düşünmek lazım. Ama iyi ki varsınız, çünkü bu mücadele hakikaten son dönemde canımızı çok yakıyor. Hepimizin kızı var oğlu var. Bu işin erkeği kadını kalmadığını da zaten görüyoruz. Umarım hep birlikte kararlılıkla başarırız diye düşünüyorum. Son sloganınız neydi?

“Mücadele kazandırır, biz kanacağız…”

İmren Aykut: “Aldığı ödülden de bahsetmek lazım. Çünkü bu bir ulusal gurur meselesi…”

Evet dünyaca alınan bir ödül var.

Canan Güllü: “İki yıl önce Kanada’nın insan hakları konusunda mücadelesinin ödülünü aldım. Ödülü aldıktan son dört gün sonra Kadıköy Meydanı’nda polisçe yerde süründüm. Hâlâ sağ kolum ve sağ ayağımda onların yaşattığı acının ceremesini çekiyorum. Lif ve kaslarım yırtıldı, bağları koptu. Aradan iki yıl geçtikten sonra bu mücadelenin zorlu bir mücadele olduğu, öyle göründüğü gibi hani öyle oturduğu yerden televizyon programı yaptı ya da basına bilgi verdi gibi olmuyor. Sahalarda birçok olayla karşılaşıyorsunuz. Birçok istenmeyen konularda hayatınıza engeller konuyor. Hiç önemli değil diyorum. Bir uçak bir trafik kazası geçirmiş bir kadın olarak ne kadar nefes alırsak o kadar mücadeleye devam edeceğiz. Amerika Birleşik Devletleri Dış İşleri Bakanlığı’nın 2021 Cesur Kadını ödülünü aldım. Covid nedeniyle bizim gidemediğimiz süreçte Sayın ABD Dış İşleri Bakan Yardımcısı Türkiye’ye geldi. Ödülü onların elinden almak benim için de bir onurdu. Bu, mücadelemizin bir tık daha devam etmesi yönünde benim için onur. Bu ödül bizi dünya ligine çıkardı, dünya ligindeki mücadelelerin farklı alanlardaki kulvarına taşıdı. Önemli. Bu süreç içinde de özellikle İstanbul Sözleşmesi konusunda da ciddi anlamda hem Avrupa hem diğer ülkeler nezdinde Kanada’da, Amerika’da neden, niçin, nasılı anlatma fırsatını yakaladım.  Ama benim ülkem Türkiye Cumhuriyeti ve insan hakları mücadelemizden de asla taviz vermeyeceğimizi her zaman söylüyorum. Tekrardan ‘Mücadele kazandırır’ diyelim…”

Mücadele kazandırır. Cesur kadınlara ve erkeklere de selam olsun diyelim. Çok teşekkür ediyorum. Bodrum’da bu sohbeti yapabilmek ve insanlara ulaşabilmek çok önemliydi. Gazeteci olarak çok önemli bir görev üstlendiğimi düşünüyorum. Umarım benim de bir küçücük damlacık faydam olursa ne mutlu bana…

Canan Güllü: “Bundan sonra yolumuz zaten birleşiyor…”

Elimizden ne geliyorsa gazeteci ve insan olarak her zaman desteği vermeye hazırım.

 

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.