Rusya’da Çerkeslere Uygulanan Soykırım ve Çerkes Sürgünü

MÖ 3.bin yıla kadar uzanan köklü tarihleriyle Çerkesler (Adigeler), Kafkasya bölgesinin en kadim yerli halklarından biridir. Tarihsel süreçte kendilerini “Dağlı Kafkaslar“ ya da “Adıge” olarak adlandıran bu halk, ananevi kültürlerine sıkı sıkı bağlı, son derece disiplinli ve mücadeleci bir sosyal yapıya sahiptir. Günlük yaşamı, toplumsal ilişkileri ve ahlaki değerleri düzenleyen, atalarından miras kalan bu ortak soy kültürüne “Habze” adını verirler. Çerkes ve Abhaz topluluklarında titizlikle korunan Habze kültürü, bireye her koşulda yüksek bir özgüven ve toplumsal bir donanım kazandırır.

Bu gelenekte aile, toplumsal yapının sarsılmaz temelidir: Baba, evin donanımlı ve koruyucu yöneticisiyken; anne, sağlıklı nesiller yetiştirmeyi ve gençlerin eğitimini üstlenir. Çerkesler için Habze kurallarına uymak, toplumsal özü ve kimliği korumak anlamına gelir. Tarih boyunca etkin tarım ve hayvancılığın yanı sıra özel nitelikli at yetiştiriciliği ve binicilikle uğraşan bu disiplinli halk; savunma zamanı geldiğinde kama, kılıç ve ateşli silah kullanmadaki ustalığıyla da tarihi kayıtlarda seçkin bir yer edinmiştir. Günümüzde de Kafkas Çerkes Kültür Dernekleri Federasyonu (KAFFED) kayıtlarının gösterdiği gibi Çerkes toplumu; Cumhuriyet değerlerine bağlı bilim insanları, akademisyenler, bürokratlar, edebiyatçılar ve sanatçılardan oluşan geniş bir aydın yelpazesine sahiptir.

Ancak bu kadim halkın huzuru, Çarlık Rusyası’nın emperyalist genişleme politikalarıyla tamamen sarsılmıştır. Rusya; 9. yüzyıldan itibaren 19. yüzyılın ikinci yarısına kadar, Çerkeslerin de dâhil olduğu çok çeşitli millet ve dilden oluşan adeta bir kavimler ülkesiydi. Kendi topraklarında yaşayan Çerkes, Abaza ve Türk boylarının toplam nüfusunun o dönemlerde 6 milyon civarında olduğu tahmin edilmektedir. Rusya’nın asimilasyon ve işgal hamleleri, 1567 yılında Rus Çarı IV. İvan’ın Kazan Türkleri, Tatarlar ve Kuzey Kafkasya Çerkeslerine yönelik baskıcı, ırkçı ve emperyalist politikalarıyla başladı. 18. ve 19. yüzyıllara gelindiğinde Rusya’nın Ortodoks Slav politikaları hız kazandı; Çarlık yönetimi, Baltık ve Fin nüfusunun yaşadığı Kuzey bölgelerinden başlayarak Güney Kafkasya, Kuzey Kafkasya ve Balkanlar’da kitlesel işgal savaşları yürüttü.

Bu süreç, Kafkasya’da iki yüz yıla yakın sürecek sistematik bir soykırım ve yağma harekatına dönüştü. Tarihi belgeler, Rus generallerinin Çerkes halkına karşı uyguladığı acımasız emirleri kronolojik bir netlikle ortaya koymaktadır:

  • 1799: Rus General Fyodor, Batı Çerkesya’daki tüm köylerin yok edilmesi talimatını verdi.
  • 1805: General Glazenap, 80 Çerkes köyünün yakılmasını emretti; Rus ordusu önce halkı korkutup köyleri yağmalıyor, direnenleri öldürüp yerleşimleri ateşe veriyordu.
  • 1805 – 1807: General Bulgakov’un ordusu 280’den fazla köyü küle çevirdi; Bulgakov 1810 yılında da 200 köyü daha yaktırdı.
  • 1808: Rus Savaş Komisyonu Başkanı General Fyodor, Stop Nehri boyunca köylere saldırı emri verdi ve ormanlara kaçan köylüleri ağaçlarla birlikte diri diri yaktırdı.
  • 1817: Sorunları çözmek için Kafkasya bölgesi generalliğine atanan Aleksey Yermolov, Çerkes köylerini abluka altına alarak baskınlar, suikastlar ve insan kaçırma eylemleri düzenledi; halkı açlığa mahkum etmek için ekinleri yaktırıp binek hayvanlarını öldürttü.
  • 1818: Yermolov’dan talimat alan General İvan Petroviç Delpotos komutasındaki ordu, köyleri kuşatarak kadın, çocuk, erkek demeden herkesin katledilmesini ve mallarının yağmalanmasını emretti.
  • 1820: Yermolov emrindeki kuvvetler, Doğu Çerkesya’da 14 köyü tamamen yok etti; gece baskınlarıyla tuzağa düşürülen halk açlığa mahkum edildi.
  • 1822: General Vlasov, Kuban Irmağı boyunca 210 köyü yaktırdıysa da Ruslara karşı birlikte hareket eden Çerkes prenslerinin ortak direnişiyle Rus ordusu bu bölgede yenilgiye uğratıldı.
  • 1829: Çar I. Nikolay, Kafkasya’nın tamamen boşaltılması için 25 Eylül’de resmi emir verdi. Bu sürecin sonunda, 1829 yılı itibarıyla Kafkas bölgesi büyük oranda Rus kontrolüne geçti ve Çerkesler ile Abazaların Rusya’nın iç bölgelerine geçmesine izin verilmedi. Dönemin generali İvan Fyodoroviç Paskeviç ise Kafkas halkını yakından tanıyan biri olarak, Çerkes boylarının kolay kolay yenilgiyi kabul etmeyeceğini rapor etti.
  • 1831: Rus General Fyodor, kuşattığı Çerkes köylerini topçu ateşiyle tahrip etti; 381 Çerkes esir alınırken 150’den fazla dağlı savaşçı ile 50 kadın ve çocuk katledildi. Dönemin generallerinden Yermolov’un “Çerkes topraklarına ihtiyacımız var, ancak Çerkeslere ihtiyacımız yoktur” sözü, bu soykırım niyetini açıkça ele veriyordu.
  • 1833: Dagon bölgesindeki kasaba ve köylere düzenlenen gece baskınlarıyla yerleşim yerleri tüm varlığıyla haritadan silindi ve bu yıkım Rus ordusunda methiyelerle kutlandı.
  • 1834 – 1835: Çerkeslerden boşaltılan yerlere Ermeni kolonilerinin yerleştirilmesi sistematik bir devlet politikası haline geldi. 
  • 1839: General Grigori Zass, Çerkes köylerinin yerine bir Ermeni kolonisi kurdurdu. Kafkasya’nın en sadist figürlerinden biri olan General Zass, casusları vasıtasıyla topladığı bilgilerle sistematik bir soykırım uyguladı: İnsanları diri diri yaktırdı, çocukları toprağa gömdürdü, kesilen kafaları meydanlarda kazıklara diktirdi. Yiyecek kaynaklarını yok etmek için çiftlikleri ve hayvanları imha eden Zass’ın yarattığı dehşet nedeniyle yerel halk onun “İblis’in vücut bulmuş hali” olduğuna inanıyordu. Zass, Kuban ve Laba nehirleri çevresindeki Çerkes köylerini yok ederek buraları yaşanamaz hale getirdi.

Çarlık yönetimi, stratejik hamlelerini adım adım derinleştirdi. Çerkeslerin, 1853-1856 Kırım Savaşı öncesinde Osmanlılardan ve İngilizlerden yardım talep etmesi üzerine Rusya saldırılarını daha da vahşileştirdi. 1857’de Rus ordusu Çerkeslerin tarım ve hayvancılık sınır çitlerini yıktı, köyleri harabeye çevirdi, mallarını yağmalayıp binlerce insanı esir aldı. Aynı yıl, Maykop şehri sınırlarına yakın bölgelere askeri kışlalar ve kaleler inşa edilerek bu alanlar Çerkeslere karşı üs olarak kullanılmaya başlandı. Yine 1857’de Rus General Dmitry Milyutin, Çerkes topraklarında kalan grupları göçe zorlayarak evlerini ve ekinlerini terk etmeye mecbur bıraktı.

Baskılar 1860’lı yıllarda doruk noktasına ulaştı. Çar II. Aleksandr, 1861 yılında Çerkes, Abaza ve Türklere ait verimli topraklara Sibirya’dan getirilen Hristiyan Rus-Slav nüfusun yerleştirilmesi talimatını verdi. Osmanlı Devleti sınırındaki Türk ve Müslüman nüfusa karşı da çete saldırıları yürütülüyor, Rus Kazakları Çerkes yurtlarını yağmalıyordu. 1862-1864 yılları arasında yaşanan kanlı çatışmalarda Rus ordusu, Kuzey Kafkasya’daki Mzymta Nehrinin kanyon vadisinde Çerkes savaşçılarına tuzaklar kurarak yüz binlerce insanın nehirde boğulmasına neden oldu.

Bu kırım, sürgün sürecini daha da derinleştirdi. Çerkeslerin kıymetli mal varlıklarını yanlarında götürmesini engellemek amacıyla Kafkasya Genel Valisi Mihail, kara yoluyla göçü tamamen yasakladı. Rus Genelkurmay Başkanı General Rostislav Andreyeviç Fadeyev tarafından hazırlanan raporda yer alan “Çerkes Sorunu”nu çözme planı; bölgeyi Hristiyan Slav topluluklarına açmak amacıyla 1864 yılında kitlesel bir soykırıma dönüştürüldü. Sürgüne zorlanan Çerkesler, Rus ordusunun ağır saldırıları altında, göç yollarında açlık ve hastalıktan dolayı çok ağır kayıplar verdi. Çerkeslerin önünde iki korkunç seçenek kalmıştı: Ya Rusya’nın hegemonyası altında Sibirya’ya sürülecekler ya da Osmanlı İmparatorluğu’na göç edeceklerdi.

Nihai darbe 21 Mayıs 1864’te vuruldu. Ruslar, Çerkes topraklarını tamamen ele geçirmek amacıyla dünyanın en vahşi soykırım politikasını devreye soktu. Çerkeslerin önemli merkezlerinden Maykop’a bağlı Mayda Vadisi’ndeki 13 köy başta olmak üzere toplam 18 Adıge köyü ve yaşam alanı yerle bir edildi. Tamamen kuşatılan Çerkesler, Soçi’ye 30 kilometre mesafedeki dar bir vadiye (müstahkem mevki) sürülerek son bir umutsuz çatışmaya zorlandı. 7-11 Mayıs tarihlerinde Çerkes savaşçılar, Rus Kazak kuvvetlerini geri püskürtmeyi başarsa da Rus ağır topçu birliklerinin devreye girmesiyle ağır kayıplar verildi. 21 Mayıs 1864’te çembere alınan savaşçılar, kadınlar, yaşlılar ve çocuklar kitlesel olarak katledildi.

İki asra yayılan bu kirli savaş ve planlı devlet politikası sonucunda milyonlarca Çerkes yurtlarından sökülüp atıldı; milyonlarca insan katledildi. Sağ kalan 1,5 milyon insan ise deniz yoluyla sürgüne zorlandı. Soçi, Tuapse, Anapa, Taman, Tsemez ve Sohum limanlarında bekletilen göçmenlerin taşınması için, parası sürgünlerden peşin olarak alınan eski ve yetersiz İngiliz kiralık tekneleri kullanıldı. Kapasitesinin katbekat üzerinde insanın bindirildiği bu gemiler zamanında limana gelmediği için on binlerce çocuk, kadın ve yaşlı kıyılarda açlık, susuzluk ve ilaçsızlıktan can verdi. Karadeniz’i aşarak Osmanlı topraklarındaki Trabzon, Sinop, Samsun, İstanbul, Köstence, Varna ve Burgaz limanlarına ulaşabilenlerin %30-35’i yolculuk esnasında hayatını kaybetti. Karadeniz adeta devasa bir Çerkes mezarlığına dönüştü. 21 Mayıs 18642 e kadar süren bu acı mücadele sonunda 1.500.000 Çerkes Avrupa ve Anadolu’ ya göçe zorlanırken, kayıplar ve katliamlarla birlikte yok edilen insan sayısı 1 milyonu aşıyordu.

Osmanlı Devleti; Samsun, Trabzon ve Kastamonu’da göç yönetim merkezleri kurarak (bir kısmı da daha önce 1860 öncesinde kara yoluyla Kars’tan giriş yapmıştı) zorunlu göçle gelen kafileleri Anadolu, Rumeli ve Arap vilayetlerine (Suriye, Ürdün, Irak, Filistin, Hicaz) sevk etmeye çalıştı. Ancak mültecilerin karşılaştığı tifo ve çiçek salgınları, ilaç ve doktor yetersizliği nedeniyle hem Çerkesleri hem de yerleştikleri bölgelerdeki yerli halkı kırıp geçirdi. Bu sürgün ve soykırım politikası sürecinde, Müslüman halk zorla din değiştirmeye zorlandı, kabul etmeyenler Sibirya’ya sürüldü ve Adıge geleneğinde “kardeş” olarak görülen sadık atlar bile acımasızca katledildi.

Bölgede sürdürülen savaşları, sürgünü ve yıkımı gözlemleyen edebiyatçıların, araştırmacıların ve diplomatların raporları, bu sistemli soykırımı dünya kamuoyu önünde açıkça kanıtlamaktadır.

Ünlü yazar Kont Leo Tolstoy, Rus askerlerinin Çerkes köylerine genellikle gece baskınları düzenlediğini, şaşkınlık içindeki kadın ve çocukların kaçacak yer bulamadığını belirtir. Ruslar gece karanlığından faydalanarak köyleri iki, üç farklı noktadan basıyordu.Tolstoy’a göre Rusların asıl hedefi; köylerin yaşam desteğini sağlayan kurulu güçleri, mal varlıklarını, toprakları ve hayvanları gasp ederek halkı açlığa mahkum etmekti.

İngiliz Konsolos Gifford Palgrave ise 17 Nisan 1867’de tüm Abhazya’yı at sırtında dolaştığını belirterek şu acı raporu sunmuştur: “Rus olmamaktan başka bir suçu olmayan Abhaz halkının böylesine yok edildiğine ve ülkenin tahrip edildiğine tanık olmak çok acı verici…” Palgrave ayrıca, ekonomik olarak güçlerinden yararlanılabilecek genç erkeklerin esir işçi olarak Rusya’nın kuzeyindeki esir kamplarına gönderildiğini, Osmanlı topraklarına ise ancak 800 bin kişinin sağ olarak ulaşabildiğini aktarır.

Rus araştırmacı A.P. Berge ise limanlardaki insanlık dramını şu sözlerle tarihe not düşmüştür: “Novorosisk koyunda 17.000 kadar dağlının toplandığı kıyıda gördüklerimi unutamam. Onların bu durumunu görenler Hristiyan da olsa, Müslüman da olsa, Ateist de olsa dayanamaz, çökerdi. Kışın soğuğunda, karda evsiz, yiyeceksiz ve doğru dürüst giyeceksiz bu insanlar tifo, tifüs ve çiçek hastalığının pençesindeydiler. Rus tarihinin yüz karası olan bu acılı sayfa, Adıge tarihi açısından büyük zararlara yol açtı. Sürgün sosyal,ekonomik ve kültürel gelişmelerin tarihini ve politik bir birlik olma sürecini uzun yıllar kesintiye uğrattı. “

  1. Abramov ise “Kafkas Dağlıları” adlı kitabında sahil manzaralarını şöyle özetler: “Dağlıların başına gelenleri anlatmaya sözcüklerin gücü yetmez. Binlercesi yollarda, binlercesi açlık ve sefaletten öldüler. Kıyılar ölü ve ölmek üzere olan insanlarla doluydu.Annesinin soğumuş cesedinde süt arayan yavrular, donup öldüğü halde çocuğunu kucağından bırakmayan analar ve sırf ısınmak için sıkışarak yattıkları yerde birlikte donarak ölen gruplar, Karadeniz sahilinde olağan manzaralardı…”

Trajedinin varış noktalarındaki boyutunu ise İngiliz Konsolos R.H. Lang şu sarsıcı veriyle ortaya koyar: “Samsun’dan çıkan 2718 yolcu Kıbrıs’a geldiğinde 853 kişi ölmüştü ve diğerleri de ölüden farksızdı. Günlük ölüm sayısı 30-50 arasındadır.”

1948 Birleşmiş Milletler Sözleşmesi’ne göre soykırım; bir ulusal, etnik, ırksal veya dinsel grubu tamamen ya da kısmen yok etmeyi amaçlayan, bireyleri zorla nakleden ve yaşam koşullarını sistemli olarak bozan “insanlığa karşı işlenen uluslararası bir suçtur.” Fiili bir otoritenin veya devletin bu eylemleri yaygın ve sistematik olarak gerçekleştirmesi, hatta siyasi otoritelerin bunu hoş görmesi bile soykırım suçunun oluşması için yeterlidir. Bu hukuki tanım ışığında, Çarlık Rusyası’nın Çerkeslere uyguladığı politikalar net bir soykırımdır.

Ancak bugün, tüm bu acılara rağmen küllerinden doğan bir Adıge gerçeği vardır. Kafkas Dağları sistemi içinde yer alan Adıge Cumhuriyeti, tarihsel süreçte 27 Temmuz 1922’de Rusya Federasyonu içinde bir “Özerk Oblast” iken, 3 Temmuz 1991’de özerk cumhuriyet statüsüne kavuşmuştur. Başkenti Maykop olan, resmi dilleri Adıgece ve Rusça olarak belirlenen bu cumhuriyette bugün tiyatrolar, folklor ekipleri, radyo ve televizyon kanalları kültürel mirası canlı tutmaktadır. Maykop, günümüzde UNESCO referanslarında bölgesel kültürü tanımlayan eserleriyle koruma altındadır. Adıge Cumhuriyeti Ulusal Müzesi başta olmak üzere 8 devlet ve 23 özel müzede, Çerkes atalarına ait MÖ 3. binyıla uzanan ve üzerinde yazılar bulunan 4.500 tarihi taş yazıt dahil, toplam 70.000’den fazla eser sergilenmektedir. 2000 yılı sayımlarına göre bölgede Rus nüfusun yanı sıra 26.100 Adıge yaşamakta, başkentteki merkezi cami Müslüman halk için ibadete açık tutulmaktadır. Son yıllarda Türkiye’den giderek köklerine dönen ve oraya yerleşen gruplar ile dünyanın dört bir yanından üniversite eğitimi için Maykop Devlet ve Teknoloji üniversitelerine gelen öğrenciler, bu kadim kültürün meşalesini geleceğe taşımaktadır.

17.yy’ da başlayan ve 19.yüzyılda devam ederek yaklaşık 3 asır süren acımasız Rus saldırıları sonunda yaşanan Çerkes soykırımı ve sürgünü Karadeniz’in dalgalarında sönen hayatların unutulmaz acısı olarak insanlık tarihinin en kara sayfalarından biridir. 21 Mayıs 1864 tarihinde Çerkesler mertçe savaşmasına rağmen Rus kazak ordularının kurdukları tuzaklarla yokedilmiş olsa da sarsılmaz “Habze” kültürü, Çerkes halkını geçmişinden koparmadan evrensel değerlerle geleceğe bağlayan en güçlü bağ olmaya devam etmektedir.

 

İsmail BOZKURT

Prof. Dr. Justin McCARTHY, Ölüm ve Sürgün Osmanlı Müslümanlarının Etnik Kıyımı 1821-1922, Türk Tarih Kurumu

İrfan Kalaycı, Tarih, Kültür ve İktisat Açısından Çerkesya (Çerkesler), Avrasya Etüdleri Ankara: Türk İşbirliği ve Koordinasyon Ajansı Başkanlığı, 2015/1,  cilt: XXI, sayı: 47

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.